19 Ekim 2007 Cuma
17 Ekim 2007 Çarşamba
Küçük Yaprak

Şeker yüklemesi testi sonrasında hamilelik şekerim çıkmadı. Ancak Murat bey aldığım fazla kilolara kızdı. Hmmm ... haklı ... son bir aydır çok fazla hamur işi yedim galiba. Ramazan pideleri tatlı geldi. Doğuma kadar en fazla 2 kilo almak gibi bir hedef koydum kendime bakalım ne olacak. Murat Bey bu aldığım kiloların sana zaten hiçbir faydası olmadığı söylüyor. Eğer böyle gidersem sadece kendi kendimi hacim olarak genişletip, doğum sonrasında uflayıp puflayacağım.
Doğumun İstanbul'da olacak. Ben Hollanda'da gerçekleşecek bir doğumun seni çifte pasaport sahibi yapacağını zannediyordum ancak yanlış bilgiye sahip olduğumu yeni öğrendim. Ticari MVV başvurumu iptal ederek eş durumundan MVV'ye geçiyoruz. 22 Ekim'de dil imtihanına girmek üzere Hollandaca kursuna başlıyorum. Yarın yani 18. Ekim'de ise doğum iznine ayrılabilmek için SSK'ya gideceğim. Küçük Yaprak senle beni bol koşuşturmalı günler bekliyor. Kendimizi hep Hollanda'ya endekslediğimiz için sana ne yatacak, ne yıkanacak, ne de başka eşyalar almamıştık. Evi hazırlamamıştık. Doğumundan sonra 2-3 aylığına İstanbul'da olacağız. Aslında bu son gelişmeye sevinmedim değil. İnsanın kendi ortamında böyle büyük bir olayı yakınları ile yaşaması, yabancı bir memlekette yanlız başımıza geçirmemizden çok daha iyi. Önümüzdeki günlerde bolca Hollandaca duyacaksın benden "Yaprak, ik ben İpek, ik ben uw moeder" :):)
15 Ekim 2007 Pazartesi
Birkaç Günün Hikayesi
Bayramdan bir hafta önce İlhan Hollanda'dan geldi. Yaprak babasına kavuştuğu için tekmeleri ile bol bol sevinç yaptı. Hatta bu fotoğrafı da hemen yol ertesinde çekiverdik. Zaman hem çok çabuk, hem de çok yavaş geçiyor. Beklemek çok sıkıcı, gerginlik dolu. "Gülmek ne kıymetli" diyor insan bunca beter şey etrafımızda olup biterken.
İş, güç koşuşturması ile geçen günler sonrasında bir baktık bayram olmuş. Bayram geleneklerimizle İlhan'nın da, benim de pek ilgimizin olmaması nedeniyle daha çok kısa bir tatil havası gibiydi bizim için cuma, cumartesi, pazar. Sadece İlhan'a bayramın ilk günü anneannemle dedemin kabrine gitmeyi istediğimi söyledim.
Bayramın ilk gününden önceki gece rüyamda ilk defa anneannemle dedemi birlikte gördüm. Biz onların evine ziyarete gitmiştik. Her ikisi de o kadar mutluydu ve rüyanın kendisi o kadar gerçek gibiydi ki, şimdi bile düşününce sanki onları gerçekten görmüşüm hissi uyanıyor içimde. Dedem İlhan'nın aldığı son cep telefonuna bakarken gülüyordu, " bak şu işe, neler yapıyorlar artık" diyordu. Ben de çok ama çok mutluydum. Sabah uyandığımda o gün gerçekten benim ziyaretimi beklediklerini düşündüm. Ellerimizde çiçekler Zincirlikuyu'nun yolunu tuttuk İlhan'la. Hava kapalı ve serindi. Her ikisinin yanyana taşlarına bakarken aynen şimdiki gibi kendimi tutamadım, gözyaşlarım boşalıverdi. Her ikisini ayrı ayrı sevmenin, anlamlandırmanın, özlemenin ötesindeydi yaşadıklarım. Onlara bir çift ve daha üç beş saat önce beraber olduğum sevgili anneannem ve dedem olarak ne kadar değer verdiğimi yüreğimin, aklımın, ruhumun en derinlerinde hissetmek bana sevginin yaşam veya ölümle hiçbir ilgisi olmadığını tekrar gösterdi. Sevgi koşulsuzdu, sevgi saftı ve sevgi aslında yaşam ile ölüm arasındaki yani Tanrı ile olan en sağlam bağdı.
Bayramın ikinci günü sonunda bizi oldukça keyfimizi kaçıran bir sürpriz bekliyordu. Gün boyunca yağan yağmur ile çakan şimşeklerden bir tanesi de bizim bağlı bulunduğumuz elektrik hattına uğramıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kendimizi bir anda karanlığın ellerinde buluverdik. Nasıl olsa arıza giderilir diyerek uykuya daldık ama sabah kalktığımızda durumda hiçbir farklılık olmadığını gördük. Gün boyunca bekleyişimiz ve telefonlarımız da boşa çıktı. İnsan medeniyetin getirdiği imkanların ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu, günlük hayatında hiçbir zaman üzerine düşünmediği şeyleri uzun süreli yitirdiğinde anlıyor; su gibi, elektrik gibi.
Aslında elektriğin olmamasının yarattığı sinir bozukluğu dışında bana hiçbir sakıncası yoktu ama İlhan'nın çalışması gereken projeleri vardı. Biz de çözüm olarak Alp'in bilgisayarını işgal etmeye karar verdik. Her işte bir hayır vardır deriz, bu sayede neredeyse iki aydır sadece sesini duyduğum kardeşim Alp'i görmüş olduk.
Benim sürekli "Yaprak'la benim, seninle benim, benimle Alp'in, senin-benim-Alp'in hiç fotoğrafımız yok" sitemlerim ( !!!!! ) sonrasında İlhan pes etti ve ben sıkılana kadar bir sürü fotoğrafımızı çekti. Ne diyeyim, hamilelikte kapris yapmak çok keyifli oluyor. Fakat çekilen karelerin çoğunda karnımı kapatmayı unuttuğum ve çıkan görüntülerin komikliği düşünülürse, bu kapris etabının sonunda asıl gülen ben değil, İlhan'la Alp oldu herhalde diyorum.
Dün gece İlhan'nın çalışması sonrasında umutla eve döndük ama içeri girdiğimizde hala elektriklerimiz yoktu. Adamlarla kavga etmekten yorulmuş bir şeklide İlhan son kez BEDAŞ'a telefon açtı. Karşısındaki ses de bezgin bir şekilde "Beyefendi, burada ne sizinki, ne de başka arızalarla ilgilenen tek bir insan yok, benim yapabileceğim birşey de yok, yarın arayın" dedikten sonra biz de yenik savaşçılar edasıyla, yıkılmış bir şekilde ayaklarımızı sürüyerek kendimizi kaderimize, yani zifiri karanlık içinde hafif hafif titreyen mum ışığına teslim ettik. Ne diyeyim, normal zamanda romantizm olsun diye yakılan evin dört tarafına saçılan mumlar böyle bir gecede hiç çekilmiyordu doğrusu...
.
10 Ekim 2007 Çarşamba
06 Ekim 2007 Cumartesi
Tickle
Posted by
İpek Aral Kişioğlu
at
1:06 PM
Labels: İNSAN KAYNAKLARI, LINKLER






